Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

2 Nisan 2014 Çarşamba

BANA BİR MASAL ANLAT...

Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar masal yazabileceğine inanan bir Ezgi varmış... Bir gün demişler ki Ezgi'ye: Çocuklar için bir masal anlat, içinde İstanbul olsun. Ama aynı zamanda cümleleri basit, kendisi de iki sayfadan kısa olsun. Ve en önemlisi bir "mesaj"ı olsun.

Evet efendim, bunu duyunca "Neden yapamayım ki?" dedim. İstanbul zaten masallar diyarı, sağıma soluma baksam yeter. Öyle de yaptım. Yaptım ama olmadı. Bir sabah vapurda kahvaltı ederken akşam yazacağım masalı buluverdim. Ertesi akşam da hoooop ikinci masal geldi. İlkine yorum alamadım, ikinciye "fantastik bir roman konusu bu, masala sığdırmaya çalışmışsın, taslak olarak sakla bunu" dediler. Yerine başka masal istediler. Ama tembel insanım ben, daha onlar geri dönmeden üçüncü gün pes etmiştim zaten. Sanırım benim en büyük engelim pes edişlerim, bundandır ki asla yazar olamayacağım. Geçenlerde bilgisayarı temizlerken iki masalı da okudum yeniden. İlki masaldan ziyade ilkokul Türkçe kitaplarında yer alan -bir diğer deyişle Mahsun Kırmızıgül filmleri gibi mesajı kafamıza kafamıza çakan- "Okuduğumuzdan ne anladık?" öykülerinden olmuş. Ondandır ki çöpe gitmeye hak kazandı. Sonra da çöpe atacağıma blog sayfama atmaya karar verdim. Nasıl olsa burası da bir tür arka bahçe çöplüğüne dönüştü. Velhasıl masalımsı şey işte burada, aşağıda.

Bir küçük kırmızı not: İkincisini çok sevdiğimden -ve daha bir masala benzediğinden- bu çöplüğe atmadan önce biraz saklayacağım. Kendimi çok az tanıyorsam asla o "fantastik" kitabı yazmayacağım. Muhtemelen bir sonraki temizlik sırasında o da buradaki yerini bulacaktır. 

BOĞAZIN KIZLARI
Uzun bir kışın ardından yazı müjdeleyen bahar kendini göstermiş, İstanbul rengârenk elbiselerini dolabından çıkarırken yeni yeni açan erguvanlar boğazı mora boyamıştı. İrem’in küçük hafta sonu tatili şimdiden güzelleşmişti. İki gününü teyzesinde kuzenleriyle geçirecek olmanın sevincine ilk kez tek başına vapura binmenin heyecanı eklenmişti. Üsküdar’dan Eminönü’ne yapacağı yolculuk sadece on beş dakika sürecekti. Olsun, yine de ileride yapmayı düşlediği gezilerin ufak bir provası sayılabilirdi. Kız Kulesi’nin hangi tarafında kaldığını anlamaya çalışırken suyundan son yudumunu aldı ve şişeyi attı. Tam o sırada derinlerden gelen bir “Ah!” sesi duydu. Aşağıya baktığında hemen hemen kendisiyle aynı yaşlarda, acı içinde kafasını tutan kız çocuğunu gördü.
-Ne yapıyorsun orada? Çık hemen, burada yüzemezsin. Akıntıya kapılabilirsin. Hem bir sürü gemi var, sana çarpabilirler, dedi.
-Gemiler bana senin attığın şu şişe kadar zarar veremez, az daha yaralıyordun beni. Hem ben bu denizin bir parçasıyım, akıntıda yolumu bulmayı bilirim. Boğazda yüzmek siz insanlar için tehlikeli olabilir, ama ben burada doğup büyüdüm.
İrem, bir yandan bir insanı yaralama ihtimalinin üzüntüsünü yaşarken bir yandan da duyduklarına anlam vermeye çalışıyordu. Yoksa güneş vurdukça altın gibi parıldayan o şey gerçekten pullardan oluşan bir kuyruk muydu?
-İyi ama bu nasıl olur? Denizkızı diye bir şey gerçek hayatta yok ki, onlar sadece birer masal kahramanı.
Bunları sadece aklından geçirmediğini, şaşkınlıkla mırıldandığını fark etti.
-Gördüğün gibi karşındayım ve gerçeğim, diye cevap verdi denizkızı. Sadece varlığımızı insanlara unutturduk, çünkü sizden korkuyoruz. Sizin davranışlarınız yüzünden sayımız o kadar azaldı ki. Aslında boğazlar bizim nüfusumuzun en fazla olduğu yerlerden. Farklı denizleri birbirine bağladığından yeni yerler görmek isteyen birçok denizkızının yolu buraya düşer. Genelde derinlerden yüzeriz, sadece geceleri yaklaşıyoruz suyun yüzüne. Çünkü o zaman daha az insan oluyor. Kıyıdan pullarımızın parıltısını gören olursa da yakamozlarla karıştırıyor. O yüzden geceleri daha rahatız. Ama buradaki manzaranın güzelliğini o kadar çok duydum ki, sonunda bir de gündüz görmek için yüzeye yaklaştım. Annem haklıymış, insanlara fazla yaklaşmak tehlikeli. Bak, neredeyse yaralıyordun beni.
-Çok özür dilerim, dedi İrem.
Söyleyebilecek başka bir şey bulamadı. Gerçek bir denizkızı gördüğü için dünyanın en şanslı insanı olduğunu hissediyordu, ama istemeden de olsa böylesi bir güzelliğe zarar verme düşüncesi onu gerçekten çok üzdü.
-Sadece benden özür dilemen yetmez ki, dedi denizkızı kırgınlıkla. Burada birçok canlı var, su altındaki dünyayı görsen gözlerine inanamazsın. Ara sıra boğazda oyun oynayan yunusları gördüğünüzde sevinçten çığlıklar atıyorsunuz. Ama aslında kendi dışınızdaki canlılara karşı bu kadar duyarsız olmasanız çok daha fazlasını görebilirsiniz. Sizin attığınız her çöp bizim evimizi kirletiyor. Kirli sularda yaşayamayız biz, aynı sizin pis evlerde yaşayamadığınız gibi. Hem dünya hepimizin, beraber yaşadığımız kocaman bir ev gibi düşün. Sen iyi birine benziyorsun, o yüzden beni anlayabilirsin. Hatta arkadaşlarına da anlatacağına inanıyorum. Bir gün gerçekten tüm insanlar gerekli duyarlılığı gösterip çevreyi kirletmeye son verirse biz de artık sizden korkmayız. Belki ara sıra karaya bile çıkabiliriz. Böylelikle denizin sadece altını değil, üstündeki güzelliği de görebiliriz. Hem o zaman beraber oyunlar da oynarız. Ama şimdi gitmem gerek, ailem telaşlanmıştır, onlara haber vermeden çıktım yukarıya. Kendine dikkat et, olur mu? İstanbul’a da. Buradan görebildiğim kadarıyla evimiz tahmin ettiğimden de güzel, onu korumamıza yardım et.
-Mutlaka edeceğim, dedi İrem büyük bir mahcubiyet içinde. Ufacık bir şişenin bu kadar büyük bir zarar vereceğimi düşünmemiştim, ama haklısın. Bundan sonra hiçbir şeyi denize atmayacağım. Uyardığın için teşekkür ederim, yolculuğumda bana eşlik ettiğin için de. Tekrar görüşmek üzere…
İrem son cümlesini bitiremeden denizkızı gözden kayboldu. Ama onu bir kez daha göreceğine emindi. Çünkü doğayı korumaya vakit kaybetmeden başlayacak ve vapurdan inmeden önce etrafında gördüğü, başka insanlardan kalan çöpleri de toplayacaktı.

11 Mart 2014 Salı

Bugün 11 Mart, Berkin Elvan öldürüldü. Çalışamıyorum.

Bugün 11 Mart, Berkin Elvan öldürüldü. Ben işteyim, insanlar sokakta. Gelmiyor elimden ağlamaktan başka bir şey. Ağlamak, avazım çıktığı kadar bağırmak, sonra yine ağlamak, bağıra bağıra ağlamak istiyorum. Suratlarına tükürmek istiyorum katillerinin. Her birinin tek tek tükürmek istiyorum suratına. Çalışamıyorum. Birkaç güne ailemin yanına gideceğim ya hani, kafamı gömüp çalışmam bekleniyor bu hafta. Çalışamıyorum. Bugün Berkin ailesinden alındı. Ben ne hakla gideceğim annemin babamın yanına? Ne yüzle sarılacağım boyunlarına? 14'ünde başından vurdular Berkin'i, 15'inde öldürdüler. Ben 27'yim. 13 yıl fazla yaşadım Berkin'den. Hak ettim mi? Berkin gibi niceleri düşerken toprağa ne yaptım ben? Susmadım belki ama sesimi duyurabildim mi? Daha fazlası gelmez miydi elimden? Ağlamak temizler mi üzerimdeki kiri? Ah Berkin, sen şimdi 16 kg halinle küçücük bir tabuta sığdırılıyorsan bunun suçlusu benim. Ağlıyorum Berkin, yine hiçbir şey yapamadan bir masanın başında ağlıyorum. Affet beni.

1 Mart 2014 Cumartesi

PERA’LI CUMALAR

Beyoğlu’nun cuma akşamları genelde sinema ve alkol akşamıdır. İşten çıkar, yemeğinizi yer, sonra filme girer, çıkınca da bir iki tek atarken filmi, ülkenin halini, hayatınızı ve saatler ilerledikçe daha ziyade ilişkileri konuştuğunuz hoş sohbetlere dalarsınız. Diğer bir alternatif ise işten çıkar çıkmaz alkol masasına oturup haftanın tüm yorgunluğunu atana, yani aksırıncaya tıksırıncaya kadar içmektir, ki o da pek güzeldir.  Bizse üç arkadaş bu cuma bambaşka bir şey yaptık. Bu yaptığımızdan da o kadar keyif aldık ki paylaşmadan edemiyorum.

Aslında amacımız ilk planı uygulamaktı. Pek sevdiğim Reha Erdem’in yeni filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar için buluşacaktık. Ama Başka Sinema, filmin seansını 18:30’a çektiğinden yetişemedik. (Buradan Başka Sinema yetkililerine sesleniyorum: Neden ama neden? Hep mi böyle olacak? Lütfen olmasın.) Hemen yerine alternatif bir plan geliştirdik ve Pera Müzesi’nin tweet’lerinde sıkça rastladığımız #UzunCuma’dan yararlanmaya karar verdik. Eveeet, lafı o kadar dolandırdıktan sonra sonunda geldim konuya. Pera Müzesi’ni her cuma akşamı saat 18:00 – 22:00 arası ücretsiz gezebiliyorsunuz. Ve işin diğer güzel yanı, Pera Müzesi bu ara birbirinden güzel sergilere ev sahipliği yapıyor. Peki biz ne gördük?

AURORA

Yuva / Ulrica Hydman-Vallien
Gezmeye en üst kattan başladık. Beşinci ve dördüncü katlarda “Kuzey Ülkelerinde Çağdaş Cam Sanatı” sergisi bulunuyor. Sergi 20 Nisan’a kadar devam edecek, yani daha önünüzde bol bol vakit var. Kuzey Avrupa’dan 25 sanatçı sizi kendilerine özgü yorumlarıyla cam sanatı ile tanıştırıyor. Bu kısmı gezmek özellikle benim gibi her gördüğüne dokunmak isteyen, dokunma duyusunu kullanmazsa bir şeyleri eksik algıladığı hissiyatına kapılan bir insan için zor olabilir; zira her biri o kadar güzel ki mutlaka elinize almak istiyorsunuz. Tüm sergiyi “Bu cam değil, böyle cam mı olur, bence bu şekerleme” gibi sığ yorumlarımla da gezsem gördüklerimden pek keyif aldım. Özellikle getirip evimin baş köşesine koymak istediğim vazolar ile Ulrica Hydman-Vallien’in Yuva (Hayatın Başlangıcı ve Sonu) eseri bir süre başından ayrılamadıklarımdan. Sadece onlar için bile gidiniz ve görünüz efendim.

PICASSO

Pera'da Picasso
“Ben beyaz bir babadan ve Endülüslü küçük bir bardak can suyundan doğdum, ben Málaga’nın benim soyumu sürdüren başı yasemin çiçeklerinden bir taçla bezeli boğası Percheles’te on beş yaşında bir kızın kızının kızı olarak dünyaya gelen anneden doğdum.”

Pera Müzesi’nin bu ara en dikkat çekeni, altı bölümden oluşan “Picasso – Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler” sergisi, müzenin üçüncü katında yer alıyor. 1923 - 1969 arasında kullandığı tekniklerle bizi Picasso ile tekrar tanıştıran -zira ben Picasso ile değil de Picasso’nun Picasso olmasını sağlayan iç dünyasıyla tanışmış gibi hissettim- bu sergi de, aynı cam sanatı sergisi gibi 20 Nisan’a kadar görülebilir.

Picasso dendiğinde çoğumuzun aklına sadece kübik eserleri gelse de gravürlerini görmek bambaşka bir deneyim.  Zira sergiyi gezerken hayatına dair daha fazla detaya hakim olurken aynı zamanda kullandığı üsluptaki geçişe tanık olduğunuz örnekler sayesinde, Picasso’nun beyin kıvrımları arasında geziniyor ve onun arayışına yol arkadaşlığı ediyor hissine kapılıyorsunuz. Özellikle İki Çıplak Kadın serisine bakarken ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Ayrıca sergi sadece Picasso’nun Pan’ı için bile görülmeye değer.

OSMAN HAMDİ BEY & KESİŞEN DÜNYALAR: ELÇİLER VE RESSAMLAR

Kaplumbağa Terbiyecisi
İkinci katta –koleksiyon sergileri kısmı, yani tahminimce hep orada olan kısım, ama siz benim tahminlerime pek güvenmeyin- iki ayrı sergi bulunuyor. Bunlardan biri olan “Osman Hamdi Bey’in Yaşamı ve Sanatı” Suna ve İnan Kıraç Vakfı Koleksiyonu’na ait eserlerden oluşuyor. Sergi girişinde Osman Hamdi Bey’in yaşamını fotoğraflarıyla beraber anlatan bölümü okuduğumda “Yalnız bunlar ne kadar farklı fotoğraflar, resmen kılıktan kılığa girmiş” diye düşünmüştüm. Devamında öğrendim ki, Osman Hamdi Bey resimlerinde çoğu zaman ya farklı giysiler içinde poz verdiği fotoğraflarından ya da çevresindeki insanlardan yararlanırmış. Ve hatta sıkı durun, bu durum o çok ünlü Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu için de geçerli.

Yalnız anlamadığım, çok çok uzak bir tarihten söz edilmemesine ve Osman Hamdi Bey devlet kurumlarıyla oldukça haşır neşir olmasına rağmen, hayatının anlatıldığı kısımda bolca “olabileceği, düşünüldüğü, sanıldığı” gibi sözcüklerin kullanılması. Koskoca Osman Hamdi Bey’in on yıl evli kaldığı eşinden bile “Adının Agaritha olduğu sanılan” diye bahsediliyor.
İstanbul Panoramaları

İkinci kısım olan “Kesişen Dünyalar: Elçiler ve Ressamlar” bölümünde yine aynı vakfın koleksiyonundan eserler sergileniyor. Burada 17. – 19. yüzyıl arası elçilerin portreleri ve kimi diplomatik olayların resmedilişinin yanı sıra İstanbul panoramaları yer alıyor. Ben daha ziyade İstanbul panoramaları kısmı ile ilgilensem de Osmanlı tarihine ve özellikle dönem diplomasisine ilgi duyanlar Jean – Baptiste Vanmour’un eserlerini kesinlikle kaçırmamalı.

ANADOLU AĞIRLIK VE ÖLÇÜLERİ & KÜTAHYA ÇİNİ VE SERAMİKLERİ

Birinci katta yer alan bu kısım da –yine tahminimce- hep orada olan süresiz koleksiyonlardan; çünkü daha önceki Pera çıkarmamda da görmüş, kısıtlı vakit nedeniyle gezmeden ayrılmıştım. Bu sefer –çok da ilgimi çekmediğinden- hızlı bir tur attım.

Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri
Bu iki sergi de yine Suna ve İnan Kıraç Vakfı Koleksiyonu’ndan. (Vakfın ismini o kadar çok kullandım ki bu yazıdan sonra kendilerine dair detaylı bir araştırma yapmanın vakti geldi sanırım.) Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu normalde sekiz binden fazla parçadan oluştuğundan burada sadece bir kısmı sergilenmekteymiş. Klasik öncesi çağlardan günümüze Anadolu’da çeşitli alanlarda kullanılan ağırlık, uzunluk ve hacim ölçüleri sergileniyor. Dediğim gibi, benim pek ilgimi çekmediğinden yorumlarım “ay o ne güzel terazi öyle, aaa bundan bizde de vardı, pazarcıların kullandığı ağırlıktan”dan öteye gidemedi.

Kütahya Çini ve Seramikleri
Kütahya Çini ve Seramikleri kısmında ise 18. – 20. yy arası çini ve seramik sanatı örnekleri sergileniyor. 400’ün üzerinde parçadan oluşan koleksiyonun bir kısmını burada yakından görme imkanına sahipsiniz. Dinî motiflerin de kullanıldığı eserlerle alışageldiğimiz çini sanatının dışındaki örnekleri de görmüş oluyoruz. Mataralar, tabaklar, bardaklar gibi eserlerin arasında benim dikkatimi en çok kupa bardaklar ve günümüz kahvaltı tabaklarına benzeyen bir tabak çekmişti. Nedense ben onların hep yeni yeni kullanılmaya başlandığını sanıyordum.

Son olarak, müzeyi gezdikten sonra en alt kattaki müze mağazasına da uğramayı unutmayın, cidden çok güzel şeyler var.  Ama benim gibi ay sonu cepte beş kuruş yokken ücretsiz olduğu günü seçip gidenlerdenseniz biraz acılı olur benden uyarması.


Bir Küçük Kırmızı Not: Daha önce Pera’da 19. yy Rus Klasikleri sergisini gezmiş ve dönemin toplumsal gerçekçilerinden birinin eserlerini çok beğenmiştim. Dün akşam ressamın adını hatırlayamayınca “yazsaydım böyle olmazdı” dedim ve ondan sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim. Şimdi araştırıp buldum, ressam İlya Repin. Bunu da buraya not edeyim ki bir daha unutmayım.

28 Ocak 2014 Salı

BAZI AKŞAMLARDAN: Bizim Evin Oradaki Çiğ Köfteci

Bizim evin orada bir çiğ köfteci var. Daha doğrusu, İstanbul’un çoğu yerinde olduğu gibi bizim eve giden yol üzerinde de on adımda bir çiğ köfteci var; ama ben içlerinden birini anlatacağım. “Çiğ köfteci anlatmak ne ya?” dediğinizi duyar gibiyim, fakat içimdeki seslerden birkaçı o insanı birilerinin anlatması gerektiğini söyler durur bir süredir -ki içimdeki seslerden birkaçının aynı konuda uzlaştığı nadir görülür. Bu bir “yeni tatlar lezzetli yemekler” yazısı değil, başından söyleyeyim. O niyetle okumaya başladıysanız yanlış yerdesiniz, yol yakınken ayrılabilirsiniz. Belki rastlayanınız olmuştur; “bazı sabahlardan” bir saçmalamam vardı, kısaca bu da onun akşam versiyonu. Neden ayda bir tütün almak için dükkânına uğradığım abla değil, sonrasında o tütünün külünü düşürüp kaçırdığım çorabın yenisi için uğradığım çamaşırcı amca değil, neden o değil, bu değil, şu değil de çiğ köfteci bilmiyorum. (Ki çamaşırcı amcadan ciddi bir yazı konusu çıkardı aslında; aldığım kırmızı donu kasaya uzatırken niçin utandığımı sorgulayarak başlar, oradan siyaset bilimi okumanın tek kazanımı olan sündürüp sündürüp başka yerlere bağlayabilme yeteneğiyle  “toplumda kadının yeri”ne geçiş yapardım, epey de afili olurdu.) Neyse efendim, konuyu dallandırıp budaklandırmayım. Bir değil, iki değil, üç gündür dırdır edince içimdeki sesler, “ööfff” dedim, tamam, bugün fırsat bulunca anlatacağım.

Çiğ köftecinin bende bir adı yok, ufacık dükkânda her gün bir sürü müşteriyle uğraştığından muhabbet etmeye pek vakit bulamadım. Benim için o bir “abicim”. Çok çok muhtemeldir ki yaşı benden küçük ama bunun belki farkında belki değil, ne zaman dükkâna girsem “ne istersin söyle abicim” diyor. Beni bu yazıyı yazmaya iten de bana o an küçücük bir kız çocuğu gibi hissettiren o “abicim” işte. Hayır, yine yanlış tahmin, bu otuzuna merdiven dayayan kadının kendisine hâlâ genç olduğunu ispat etmek için yazdığı bir “iyi hisset” yazısı da değil. Yani “iyi hisset” yazısı ama öylesi değil.

Bu arkadaş nasıl yapıyor bilmem ama öyle bir “abicim” diyor ki, bir anda kendimi hiç olmadığım kadar güvende hissettirmeyi başarıyor. Belki de son zamanlarda güvenebileceğim çok az insan kaldığı gerçeğinden ve yalnızlık hissiyatından sıkça başım ağrıdığı için, o minicik dükkân beş dakikalığına da olsa benim için hep anlatılan “sığınılacak liman”a dönüşüveriyor. Sanki ben o TV dizilerinde gördüğümüz ufak ama sıcacık insanlarla dolu mahalledeki küçük bir kız çocuğuymuşum da, o da mahallenin delikanlı abisiymiş gibi bir his. Başıma bir şey gelse anında beni kurtaracakmış, bir derdim olsa gitsem anlatsam çözüverecekmiş gibi his. Hayır, öyle hayal ürünü bir his değil, korkarım ki başım gerçekten belaya girse toplasan üç kez gördüğüm o benden küçük “abicim”e koşuvereceğim. O yüzden başıma bir bela gelmesinden ayrı bir korkar oldum.  Delirdim mi, çok mu yalnızım, çok mu güçsüzüm de bir “abicim” lafı üzerinden hiç tanımadığım çiğ köfteci için bir sayfayı aşkın yazı yazıyorum,  onu da bilmiyorum. Siz cevaplardan hangisine inanmak isterseniz artık.

Tanımadığım ama kıyısından köşesinden hayatımda var olan insanları daha çok seviyorum galiba. Çünkü beni üzecek kadar yakınımda değiller ve tam da bu yüzden daha yakınlar bana. Eski mahallemde de Bakkal Ömer Abi vardı mesela… Bir keresinde iyilik isteğimi karşılıksız bırakmayıp bozulan klozetimi tamir etmişti de sonra evi su basınca tesisatçı çağırarak daha büyük bir masrafa girmek zorunda kalmıştım. Yeni bir eve taşınıp da suratsız bir bakkalla karşılaşınca Ömer abiyi çok özlemiş, taksi dolmuşla beş dakikalık mesafedeki dükkânına mektup yollamayı düşünmüştüm. Sonra yine “alışılmışın dışındaki davranışların korkutuculuğu” devreye girmiş, vazgeçmiştim yazmaktan.

İşin garibi, Ömer abi de çiğ köfteci çocuk da muhtemelen hiçbir zaman bilmeyecekler tarihin mini minnacık bir köşesine onlara dair böyle bir not düşüldüğünü. Acaba benim için de not yazmış mıdır birisi bir yerlere? “Her sabah Eminönü’nden Unkapanı’na yürüyen kadın”, “Ayda en az bir kere yeni bir şarj aleti almak için uğrayan kadın”, “Arada aklına esip deli deli yazılar yazan kadın” vs vs… Var mıdır fark etmeden temas ettiğim insanlar? Var mıdır beni de sırf kalplerini kıramayacağım bir mesafedeyim diye uzaktan sevenler?  Olsun isterim.

21 Ocak 2014 Salı

Bazı Sabahlardan

Bazı sabahlar Eminönü’nden Unkapanı’na yürürken beynim farklı çalışıyor. Muhtemelen afyonum daha yeni patlamaya başladığından… Ayakta uyuma, yürürken rüya görme hali gibi. Çoğu zaman “yine amma saçmaladın” diyorum kendime, sonra da daha ofise bile varmadan uçup gidiyor kafamdakiler. Bu sefer bir değişiklik yaptım ve unutmadan yazdım. Okuyunca yine “nasıl da saçmalamışım” diye düşündüm evet, ama bu da benim minik saçma masalım olsun ve bu köşede kalsın.

NORMAL
Suratına kahkahalarla güldüğümü hatırlıyorum. Hatta o kadar çok güldüm ki, gözümden inen yaşları gören ağlıyorum sanabilirdi. Anlamlandıramadığım bir ifadeyle yüzüme baktı. Neden güldün, diye sordu biraz alıngan. Oğlum öptün beni, dedim. Yani sevgin dışarı taşmıştır, olabilir, benim de şu an şu gördüğün ördeği bile öpücüklere boğasım var; ama seninki öyle bir öpmek değildi sanki. N’aptın oğlum? Cinsiyetsizim ben. Ne kadınım ne erkeğim. Cinsel organım, cinsel kimliğim, hormonlarım yok. Sadece içimde büyüyen, yuvasını arayan köklerim var; aynı şu birbirinden ışıklı dallarıyla kök salmış arkadaşlarım gibi. Her adımımda bir yere sabitlenmek istiyorum ama durduramıyorum kendimi, sürekli bir yürüme hali. Yani, ben sana yıllardır âşıktım, yanına gelip yerleşmeyi, köklerimizin birbirine karışmasını düşlüyordum ama şu an çok saçma. Şu an sadece bu parktaki dostlarımla kalmak, belki bir yaprak belki taş olmak, zamanla ufalanıp toprağa karışmak istiyorum. Düşün ki, Tayyip kepçesiyle gelse şuraya, bin Sırrı Süreyya gücünde olabilirim. Off nasıl da saçmalıyorum. Aslında ne çok kurmuştum bu anın hayalini, senin beni öptüğün anın. Fakat şu an öyle mutluyum ki, düşlerimin bile çoğunu hatırlamıyorum; her biri gereksiz ayrıntılarmış, sulara karışmış da hafiflemiş gibiyim. Şu bastığım çimenler öyle yumuşak ki, her adımımda beni içine çekip kundaktaki bebek gibi sarıp sarmalıyor, sonra da yeni yeni hayatlara tekrar tekrar yolluyor. Aynı anda binlerce kişiyim şu an. Şuradaki kale var ya mesela, ben o kalenin prensesiyim işte. Dünyanın bir ucundaki, her şeye rağmen gülümsemeyi başaran evsizim. Biraz az önce doğum yapan anne, biraz ana rahmine daha düşmemiş bebek, biraz çok uzaklarda bir ağaçtan dut toplayan küçük erkek çocuğu, biraz annem, biraz babam, biraz şu ana dek hayatıma giren tüm adamlar, farkında olmadan temas ettiğim, hayatının akışını değiştirdiğim ve hayatımı değiştiren tüm insanlar, biraz da senim. Bildiğin perde varmış gözümde, bambaşka bir dünyaymış aslında ayaklarımın altındaki. Şu an gördüklerimi görmeyenler için üzülüyor, içimde patlamak üzere olan coşkuyu alıp tüm insanlığa dağıtmak istiyorum. Yani… Nereden gelmiştim buraya? Senin beni öpüşün var ya, o big bang gibi bir şeydi belki de benim için önceden. Ama şu an hissettiğim sonsuzlukta, evren bile o kadar ufak bir nokta ki... Ya da bilmiyorum, öyle bakıyorsun ki şu anda, cebimdeki gerçekliğe geri döndüğümde bu anı mahvettiğimi düşünüp pişman olacağım sanki. Az önce yediğimiz o minik şeyler mi yaptı bunu bana? Normal mi?

17 Kasım 2013 Pazar

BELÇİKA BELÇİKA HOLLANDA / Part 2 – Masal Diyarları Gent ve Bruges

Amsterdam yazısının ardından Belçika’yı yazmayı planlarken bir de baktım aradan üç hafta geçmiş. Nasıl da tembel bir insan olduğumu bir kez daha kanıtlamanın utancıyla hemen konuya giriyorum.

Belçika’da iki şehir gezdim, ikisine de doyamadım. Özel olarak Belçika gezisi yapacaklar mutlaka Brüksel’i de ziyaret edecektir; fakat çok gezen çok gören sağlam kaynaklardan aldığım bilgilere göre Bruges’un yanında Brüksel’in lafı bile olmazmış. O yüzden, eğer benim gibi Amsterdam tatili planlayıp gitmişken civarı da göreyim derseniz mutlaka Bruges ile Gent’i tercih edin.

Yine gezdiğim gördüğüm sırayla anlatmak en doğrusu olacak.

GHENT / GENT

Ne yalan söyleyeyim, Gent’ten pek haberdar olmayan bir insan olarak gezmek aklımın ucundan geçmiyordu. Sonradan bir arkadaşımızın orada yaşadığını öğrenince -Bruges’a da çok yakın olmasından dolayı- bir gecemizi orada geçirmeye karar verdik. İyi ki de yapmışız, zira böylesi bir güzellikten mahrum kaldığımı sonradan öğrensem başımı taşlara vururdum.

Gent, turistler tarafından yeni yeni keşfedilmeye başlamış ve bir kere gidenin kolay kolay bırakıp dönemediği bir kent. Öyle ki arkadaş vasıtasıyla tanıştığımız Gentlinin ilk cümlesi “Siz de buraya yerleşmeyeceksiniz değil mi?” oldu. Ve gördüğüm manzara karşısında büyülenen ben, hep asla İstanbul’dan ayrı kalamayacağımı düşündüğüm halde “Neden olmasın?” cevabını verdim.

Alternatif kent haritaları...
Gent –aynı Bruges gibi- tam bir Orta Çağ kenti. Her ikisini de gördüğünüzde aynı soru dönecek kafanızda: Bir şehir günümüze kadar hiç mi bozulmaz? Gezip görmek çok vaktinizi almayacak; çünkü oldukça küçük bir kent. (Belçika’nın en büyük üç kentinden biri olmasına rağmen) Yine de abartmayın, vakitlice gidin. Ben az biraz acemiliğim az biraz saflığımdan, aktarma trenini kaçırıp Rotterdam’da üç saatimi harcamak zorunda kalınca ancak akşama doğru gidebildim. Sadece bir gece kaldım ve ertesi gün öğleye kadar gezme fırsatım oldu, tabii ki yetmedi. Trenle gidiyorsanız St. Pieters istasyonunda ineceksiniz. Oradan 1 numaralı otobüse binin, sizi şehir merkezine kadar götürür.

Öncelikle, çoğunuzun bildiği üzere yurt dışında kaybolmamak için çoğu zaman harita şart. Ve Belçika’da şöyle bir güzellik var: Hemen hemen her şehirde, oranın insanları gençlere özel ilginç bilgilerin de yer aldığı keyifli bir harita hazırlamışlar. Mutlaka o haritalardan bulun, okurken bile çok eğleneceksiniz. Benim kaldığım hostelde vardı, oradan edindim. Başka nerelerde var bilmiyorum ama sorup öğrenebilirsiniz sanırım.


Ecohostel
Hazır hostel demişken, biraz kaldığım hostelden bahsedeyim. Mutlaka ama mutlaka başka bir hostele bakmadan önce Ecohostel’in kapısını çalın. Şehir merkezinden biraz uzakta; uzakta dediğim, ancak bir kilometre mesafede filandır. Şehir küçük olduğundan bize “uzak” diye tarif edilmişti. Aslında çok rahat bir şekilde, hiç yorulmadan yürüyerek ulaşabiliyorsunuz. Sıkı durun, hosteli güzel yapan en önemli özelliği söylüyorum: Hani Amsterdam yazısında insanların kanal üzerindeki bot evlerde yaşadığından bahsetmiştim ya, işte bu da onlardan. Evet, yanlış okumadınız, kanalın üzerinde kalıyorsunuz. Dalga olmadığından mideniz kötü olmaz korkmayın, nem rutubet sorunları da yok. Küçük küçük kamaralar şeklinde odalar var. Bizim odamız sekiz kişilikti. Çok temiz, oldukça güzel döşenmiş ve diğerlerine göre çok daha ucuz. Şu an tam emin olamıyorum ama geceliği yirmi, en fazla yirmi beş euro olsa gerek. Sabah çıkmadan önce mutfakta kahvaltı yapabilirsiniz. Kendi işinizi kendiniz görüp bulaşığınızı yıkamak şartıyla. Ve kahvaltı sonrası keyif sigaranızı size günaydın demeye gelen kuğuları izleyerek güvertede içmenin keyfi paha biçilemez. “Ben yine de şehrin göbeğinde kalmak isterim” diyenlerdenseniz hemen Oraslei Caddesi’nin orada, köprünün dibinde de bir hostel var. Adını hatırlamıyorum ama dışarıdan görüntüsü kale gibi. Açıkçası bir gece de orada kalmayı çok isterdim.


Eğer vaktiniz kısıtlıysa ve bir gün içinde hem Bruges hem de Gent görmek istiyorsanız gecenizi Gent’e ayırın. Bruges’da hayat hava kararınca bitiyor ama Gent öğrenci şehri olduğundan gecesi çok daha canlı. Binaları ve ışıklandırmaları ile Gent, akşamları bambaşka bir güzellik. Sanki vampir filmi çekilecekmiş de orası da stüdyo olarak hazırlanmış. Emeklilik hayali kurar gibi “Bir gün vampir olursam burada yaşayacağım” hayalleri bile kurdurtuyor insana. Ya da bizim kafalar hep güzel, bilemedim :)

Oraslei Caddesi
Gent’in merkezinde Korenmarkt Meydanı var. Hemen bu meydana yakın Oraslei Caddesi. İkisini de mutlaka görün. Alın biranızı, Oraslei Caddesi’nde su kıyısında oturan gençliğe katılın. Bir diğer meydan Friday Market Meydanı. Adından da anlaşılacağı üzere burada pazar da kuruluyor. Bu arada, meydan meydan diyorum ama öyle büyük meydanlar beklemeyin. Şehir ne kadar büyük ki meydanı büyük olsun.


Gravensteen Kalesi
Vaktim çok kısıtlı olduğundan Amsterdam’da olduğu gibi kültür sanat gezisi yapamadım.  Ama en önemli yeri gezme fırsatını yakaladım. Gravensteen Kalesi. Şehir merkezindeki bu kaleyi gördüğünüzde kendinizi Age of Empires oyununun içine düşmüş gibi hissedebilirsiniz. Kalenin içi müze gibi dekore edilmiş ve benim en merakla gezdiğim kısmı her zaman olduğu gibi işkence aletlerinin olduğu kısımdı. Kalenin tepesinden şehre bakmak da ayrı güzel. Bir de St. Bavo Katedrali varmış. Gezmedim, görmedim, kefil değilim.

Genevre
Şehri genel hatlarıyla görmek için bot turu yapabilirsiniz. Benim kısıtlı vaktim olduğundan kanal turunu Brugge’da yapıp burada ise o vakti Genevre içerek geçirmeyi tercih ettim. Evet, el yapımı bu içkinin tadına bakmadan dönmeyin. Shot bardağında görünce tadına aldanıp gaza gelmeyin, zira içerdiği alkol bakımından pek de masum bir içki değil. Biz yaşlı bir “dede”nin Genevre’sini tattık. Ben yapım kısmını kayda alma hayalleri kurarken, dışarıda oturma şartıyla kabul edilip içeri bile alınmadık. O kadar gizli bir tarifi var yani :)

Gent'in yerel şekeri...
Yolda seyyar satıcıların sattığı ilginç bir şeker göreceksiniz. Kese kâğıdında beş euro’ya satılıyordu. İnanılmaz keskin bir tadı var, hiç sevmedim. “Şekerdir, sevilmez mi?” diye tadına bakmadan almış bulunduğumdan Türkiye’ye kadar getirdim, neyse ki burada sevenler çıktı. Siz almadan önce bir tadın
mutlaka.

Veeeee Gent’in ikinci el dükkânları… Evet, birkaç yerde ikinci elci var. Şehir merkezinde sorun, mutlaka tarif ederler. O kadar şanslıymışım ki, benim gittiğim T2 isimli dükkânda yeni mallar geleceğinden her şey 3 euro idi. 3 euro’ya sapasağlam ikinci el kabanlar buldum. Her şey o kadar ucuz ve güzel ki, nasıl taşıyacağımı düşünmeden iki tane kaban aldım. Yani, benim gibi ikinci el kıyafet alışverişini seviyorsanız Gent sizin için cennet.

Bu kısmı bitirmeden önce olur da bu yazıyı okurlarsa bize Gent’te ev sahipliği yapan, hostel ayarlayan, geceyi keyifle geçirmemizi sağlayan, Genevre ile tanıştıran ve o ikinci elciyi keşfetmemizi sağlayan muhteşem insanlara bir de buradan teşekkürü borç bilirim. :)

BRUGES / BRUGGE / BRÜJ

Benim için en zoru Brugge’u anlatmak olacak sanırım. Maalesef böylesine bir güzelliği tarif etmeye yetecek edebî yeteneğe sahip değilim. Çoğunuzun da muhtemelen duyduğu üzere, Bruges tam bir masal şehri. O binalar, çikolata dükkânları, taş sokaklar… Bir süre sonra gerçeklik algınızı kaybedeceğinize emin olabilirsiniz.

Bruges kanal turu...
In Bruges filmini izleyenler bir gün bu kenti ziyaret etmeyi not etmişlerdir kenara. İzlemeyenler de mutlaka gitmeden önce izlesinler. Zira şehri gezerken filmin soundtrack’i Medieval Waters kendiliğinden çalmaya başlayacak kulağınızda.

Bruges da Gent gibi, hatta daha da küçük bir kent. İnanılmaz güzel ama uzun süreliğine giderseniz sıkılma ihtimaliniz çok yüksek. O yüzden, vakitlice gidip doldu dolu bir gün gezmek yeterli olacaktır. Akşamları dükkânlar erkenden kapanıyor ve canlı bir gece hayatının olmadığını duydum. Daha önce de yazdığım gibi, vaktiniz azsa burada günü bitirip gece için Gent’e geçmek daha verimli olacaktır. Ben gündüzümün yarısını Gent’in ikinci elcisinde harcadığımdan Brugge için sadece yarım günüm kaldı. İçimde ukdedir, bir gün fırsat yaratıp mutlaka bir kez daha giderek doya doya gezeceğim.

Bruges. Kent girişinde manzara...
Brugge’da hiçbir vasıtaya gerek yok. İstasyondan şehir merkezine yürüyerek gidebilirsiniz. Merkeze gidene kadar yollarda kimseyi görmüyor ve sanki terk edilmiş bir Orta Çağ şehrini geziyor hissine kapılıyorsunuz. İstasyondan şehre yürürken sağ tarafınızda ünlü bir park var. Yani, şehir sizi oldukça güzel bir manzara ile karşılıyor.


Burada mutlaka ama mutlaka kanal turu yapın. Kısıtlı vaktinizde olabildiğince çok yer görmüş oluyorsunuz. Emin olun, kanal üzerindeki kuğuları izlerken siz de kuğu olup Bruges’da süzülmek isteyecekseniz. Evet, Brugge’un nesi meşhur sorusunun cevabı ne kadar çikolata ve bira ise bir o kadar da kuğu olsa gerek.

Gitmişken Belfry Tower’a da çıkmanız gerek. Şehre tepeden bakınca manzara çok güzeldir sanırım. “Sanırım” diyorum,  çünkü ben akılsızlığımdan çıkamadım, sadece filmden biliyorum. Gider gitmez karnımı doyurmak istediğim ve kulenin belirli bir saatte kapanacağını o sırada düşünemediğimden dolayı yetişemedim. Siz uygun bir saatte gidin, düştüğüm hataya düşmeyin.

Belfry Tower’ın olduğu yer şehir meydanı. Çevresinde birçok lokanta var. Ben “beyaz şarapta midye ye” tavsiyesi aldığımdan ve midyeye olan düşkünlüğümden dolayı yemek faslım uzun sürdü. Çok dolaşamadığımdan bilmiyorum ama baktığım tüm lokantalarda fiyatlar inanılmaz pahalıydı. Herhangi bir sürprizle karşılaşmamak için olanak varsa dolu bir cüzdanla gitmek en iyisi. Paranız yoksa da aç kalacağınızı sanmam, sonuçta bir market bulup kendiniz sandviç işine girişebilirsiniz. (Belki Amsterdam’daki gibi ucuz patates, sosisli vs olanakları vardır ama hiç denk gelmedim.) Meydandaki lokantalar o kadar pahalıydı ki yemeğin parasını ülkeye döndüğümde takside böldürdüm. Aklınızda bulunsun.

Çikolata dükkânı vitrini :)

Belçika’da tabii ki çikolata ve waffle yiyeceksiniz. Yalnız çoğunluğun aksine –muhtemelen hamurun kalın oluşundan dolayı- ben waffledan pek hoşlanmadım. Bir de siz deneyin. Aileye, ofise vs çikolata getirmek güzel bir hediye olacaktır. Kendileri de bunun farkında olsa gerek ki çikolatalar, özellikle de o karşı koyamadığınız çikolata kutuları biraz pahalı. Siz yine de cebinizde parayla gidin en iyisi, Bruges’da her şey pahalı gibi geldi bana. Birçok dantel dükkânı var; dantel ve goblenler meşhur. Ama ben el emeği göz nuru muhteşem danteller ören anneme tutup da dantel getirseydim elindeki tığ ile gözümü oyardı sanırım.

Son olarak, bir de gezmediğim Church of Our Lady var. İçinde Michelangelo’nun heykeli var imiş, siz fırsat bulursanız görün.


Gent ve Bruges için ne söyleyebilirim, hangi kelimelerle ifade edebilirim gerçekten bilmiyorum. Masal diyarı demek yetmiyor o güzelliğe. O binaları, kanalları, kuğuları, çikolata dükkânlarını ve daha birçok şeyi tek tek anlatmak mümkün değil. Görmeden ölmeyin derler ya, öyle bir şey işte.

5 Kasım 2013 Salı

NÂZIM’IN “YOLCU”SU ŞEHİR TİYATROLARI’NDA

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları 2013-2014 sezonunda yeni oyunlarla seyircilerin karşısına geçiyor.  Bu oyunlardan biri, yıllar önce Savaş Dinçel, Erdal Özyağcılar ve Mustafa Alabora gibi usta isimlerin oyunculuklarıyla sahnelenen ve Nâzım’ın tüm eserleri gibi hiç eskimeden günümüzde de aynı önemi taşıyan YOLCU.


30 Ekim Çarşamba günü Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde prömiyer yapan oyun, sezon boyunca Şehir Tiyatroları sahnelerinde sergilenmeye devam edecek.  Nâzım Hikmet’in en beğenilen oyunlarından biri olan Yolcu, Şehir Tiyatroları’nda Yıldırım Fikret Urağ’ın yönetmenliğinde sahneleniyor.  Dramaturgluğunu Hatice Yurtduru, kostüm tasarımını Duygu Türkekul ve efekt uygulamasını Hanefi Topraktepe’nin üstlendiği oyunun kadrosunda Bahtiyar Engin, Aslıhan Kandemir, Mehmet Avdan ve Gün Koper yer alıyor. Barış Dinçel’in başarılı sahne tasarımı ve Mustafa Türkoğlu’nun ışıklarıyla oyun kısa sürede izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor.


Kurtuluş Savaşı yıllarında memleketin ücra bir köşesindeki tren istasyonunda yaşayan üç insan, bu ıssız yerde hiçbir iletişim aracı olmadan toplumdan uzak ve yalnız kalmışlardır. Dışarıda devam eden savaştan bihaber kalabalığa karışma arzusuyla yanıp kavrulurlarken kendi aralarında da yalnızlaşmış ve birbirlerine düşman hale gelmişlerdir. Bir gün istasyona yolu düşen Atlı’nın gelişiyle her şey bambaşka bir hal alacaktır. İnsan ilişkileri üzerinden bir toplumu sorgulatan oyunda iyiye, doğruya ve güzele olan hasret can yakıcı bir şekilde hissediliyor. Yahut Nâzım’ın kaleminden Makasçı’nın deyimiyle;

“Daha güzel, daha iyi, daha doğru bir dünya…
Otları, hayvanları değil… Onlar şimdi de güzel.
İnsanları daha iyi, daha doğru bir dünya…”